Salı, Aralık 13, 2011

Atlas


Atlas'ın dünyanın ucunda (batıda) yerle göğü ayıran sütunları tutuğu konusuna gelince, eski inançlardaki birçok mitolojilere göre, yaratılışta yer ve gök ayrılmıştı. Tufanda gök yere inmişti. Tevrat'ta bu konuda şöyle yazar, "Başlangıçta Allah gökleri ve yeri yarattı...Ve Allah dedi: Suların ortasında kubbe olsun, ve suları sulardan ayırsın. Ve Allah kubbeyi yaptı altında olan suları, kubbe üzerinde olan sularda ayırdı; ve böyle oldu. Ve Allah kubbeye Gök dedi" (31).

Atlas bir Titan'dı. Titanlar, Gök tanrısı Üranus ve toprak tanrıçası Gaia'nın birleşmesinden gelen yarı tanrı melez ve dev bir ırktı. Onlar merkezleri olan Othrys dağından Olympus dağındaki tanrılara karşı savaş açtılar ve yenildiler. Zeus onların her birine bir ceza vermişti. Titan Prometheus insanlara ateş yakmaya öğrettiği için (ışık getirdiği için), cezası Kafkas dağlarında ebediyen karaciğerinin kartallar tarafından parçalanıp yenilmesiydi. Diğer Titanlar yer altında Tartaros'e mahkum oldular. Atlas ise dünyayı sanıldığı gibi sırtında değil, göğü tutan sütunları taşımakla cezalandırılmıştı. Titanlar ve savaşları Platon'un kadim Atlantis Akdeniz savaşı ile benzer yanları vardır. Ayrıca ileride göreceğimiz gibi, Tevrat ve başka kutsal kitaplarda anlatılan tufan öncesi dünyaya benzer yanları da var.

Efsanelere göre Atlas Batıda Hesperides adalarında yaşamaktaydı. Bu adalar Hesperos gezegeni olan Venüs'ün batıda gün batımında gözüken yüzdür. Efsaneye göre, Atlas'ın oğlu Hesperos yıldızları astronom olan babası gibi gözlemek için Atlas dağına tırmanmış. Rüzgar onu alıp gök yüzüne götürmüş. Bu bakımdan Tevrat 'da Enok ve Kuran'da İdris'e benzer. Atlas'da üzüntüsünde Venüs gezegenine onun adını vermiş. Atlas'ın kızlar peri Hesperidler, Homeros'a göre batının en son durağında bu adalarda hüküm sürerler. Bu da, Atlantis'i anımsatır. Grek efsanelerinde Herakles'in dev yapısı, hayvan postaları, kullandığı kaba güç ve elinde taşıdığı sopa ile bir mağara adamına andırıyor. Aynı Sümer efsanelerde kral Gilgameş'in dostu Enkidu gibi. Mitolojide Herakles'e ceza olarak on iki görev verilmişti. Bu görevlerin çoğunda Herakles canavarlarla boğuşup, kaba güçle onları yeniyordu. Diodorus'a göre Herakles kadim bir çağda, Hindistan'ı vahşi ve saldırgan hayvanlardan temizlemişti. Herakles'in on birinci görevi Hesperides adalarında Ladon isminde bir yılanın koruduğu altın elmaları almaktı. Bu elmalar vaktiyle toprak tanrıçası Titaea tarafından Zeus'a hediye edilen bir ağaçta büyüyorlardı. Zeus bu ağacı Hesperides adasına koyarak Hesperidlerin (kızlarının) korumasına teslim etmiş. Ancak onların elmaları sürekli yemelerinden dolayı, yılanı ağacı korumaya görevlendirdi. Bu öyküdeki Adem ve Hava öyküsüne benzerlikleri ilginçtir. Herakles Hesperides adasına gittiği zaman Atlas ile karşılaşır. Atlas göğü yerden ayıran sütunları taşımaktadır ve Herakles altın elmaları sorduğunda Herakles'in bir süre sütunları tutmasını, o arada kendisinin de altın elmaları alıp ona teslim edeceğini söyler. Bunu Herakles kabul eder. Atlas da söz verdiği gibi altın elmaları getirir, ancak döndüğünde sütunları tekrar omuzlamaktan kaçınır. Herakles omzundaki kemeri düzeltmek bahanesi ile yükünü bir süre için Atlas'a devretmeye teklif eder. Bu basit hileye kanan Atlas sütunları tekrar yüklenir, ama Herakles yükü tekrar kabul etmeyip yoluna devam eder ve altın elmaları tanrıça Athena'ya adar.


Pazar, Aralık 11, 2011

where am I ?


sadece o bana nerede olduğumu söylüyor... hiç uzaklaştırıldığınızı hissettiniz mi? nerelere gönderildiğinizi! yada siz gitmişsinizdir, size nereden gittiğinizi hatırlatmamışlardır! evet her yerde olmak istersiniz, orada onun yanında, burada bunun yanında yada şurada şunun yanında... ne fark eder ki aslında siz hiçbir yerdesiniz... ne kadar çabalasanız da oyuna girmeye bir kere yedek kalmışsınızdır artık hiçbir şekilde asıl takıma eklenemezsiniz. ne kadar çalışırsanız çalışın, ne kadar uğraşırsanız uğraşın... sizden bir bok olmaz çünkü... kimsin ki sen! daha sen bile bilmiyorsun kendinin ne olduğunu, karşındakiler mi bilsin. bak karşındakiler kelimesi girdi işin içine... yani sen onlardan değilsin, karşı tarafta olansın... takımın parçası olmayansın... bir tek o bana nerede olduğumu söylüyor, bir tek o bana geçmişim, şu anım ve geleceğimi gösteriyo... ne kadar yol aldığımı ve ne kadar daha yolun sonuna kaldığını... evet bu kitap bittikten sonra nerede olacağım...

venedik





Suların arasında sokaklar, küçücük köprüler, daracık sokaklar, zamanına göre bence oldukça yüksek binalar, öyle ki dibine güneş gelmiyor...






Şehrin içinde kıvrılan, gondolların gezinti yaptığı kanalın derinliği 1.5 metre ancak, doğal olarak merak edilen şu: O kocaman binalar bu kadar suyun içinde nasıl dimdik yüzyıllara meydan okumuşlar? Tüm binaların altında özel bir ağaçtan yapılmış kazıklar varmış. Dibi çamur malum. Suyun rengide bir farklı... Yani evlerin temeli kazıklardan oluşuyor. Santa Maria Della Salute isimli beyaz bir inci gibi parlayan karşı adadaki kilisenin altında 1 milyon kazık varmış. UNESCO tarafından da korumaya alınmış. Bunca yüzyıl o kocaman binaların yüküne nasıl dayanmışlar hala hayret edilesi bir gerçek.





Yüzlerce parça adacıktan oluşan Venedik birbirine küçük köprüler ile kenetlenmiş. Şöyle kuşbakışı canlandırsanız gözünüzde, sanki birbirine bağlanmış yamalar gibi görünebilir aslında. Ulaşımı son gittiğimde yürüyerek yaptık San Marco meydanına kadar. bu sürede benim saydığım 86 adet köprüden ve 6 adet önemli meydandan geçtik.




Bunun dışında ulaşım için eskiden gondollar kullanılırmış. Gondollar standart taşımacılık aracıymış vaktiyle. Şimdi ise 20 dakikasına 100 € ödeyerek bir tur attığınız araç olmuş. Bu meslek babadan oğula geçermiş ve göründüğü kadar da kolay değilmiş. Bu arada ucuza gondol gezintisi yapmak istiyorsanz 6 kişi bir araya getirip kişibaşı fiyatını 15-20 €'ya düşürebilirsiniz. Buna alternatifiniz de Grande Canal (Büyük Kanal) üzerinde 82 numaralı vaporetto ile yaklaşık bir saat süren bir "grande "tur olabilir. Bu arada vaporettoya binecekseniz o sıcak havada açıkta oturmak serinletici etki yapabilir ama  bünyeniz biraz nazlı ise akşam ateşiniz çıkabilir. Denenmiştir, fena çarpıyor!



İtalya'da her şehrin bir bayrağı var. Venedik'in de kırmızı üzerine sarı işlemeli bir bayrak. Simgesi de azizleri San Marco'nun simgesi olan  kanatlı aslan. İtalya'da gezdiğimiz hemen her yerde, özellikle Venedik'teki tarihi mekanlarda San Marco aslanını görüyorsunuz.
















Venedik'te yemek ne çok özel ne de ucuz. Ana yemekler 7€'dan başlıyor. Pizza bir  kişi için biraz büyükçe gelebiliyor. Ama salata alacaksanız menüdeki ya da vitrindeki resimlere aldanmayın. 7,50 € ödeyeceğiniz marul, domates ve mozarella için gelen mamül 7 parça mozarella peyniri, 7-8 dilim domates ve 3 küçük marul yaprağı oluyor. O yüzden verdiğiniz siparişin ne büyüklükte geleceğini sormanızda fayda olabilir. Biz akşam yemeğinde iç taraflara doğru bir mekana girdik ama çok araştırdık ve sonunda bir yere girelim modunu seçtik... Deniz mahsulü spagetti şiddetle tavsiye edilir, en azından bildiğimiz ürünler var içerisinde. Ama şarapları pahalı biraz.









İşte bu yüzden şarabınızı San Marco meydanında 1,5€ ya plastik bardakta alabilir ve meydandaki hareketliliğe karşı yudumlaya bilirsiniz. En kötü şarabı bile şahane.






Venedik'te gezerken belki dikkatinizi çeker, Büyük Kanal 'da genelde karaya yakın yerlerde suyun üzerinden görünen kazıklar dikilidir. Bunlar, gemiler sığ yerlere/ karaya oturmasın  diye kılavuz olarak çakılmış direklermiş.



Venedik'in genel olarak tek dezavantajı halkından çok turist konaklatıyor olması ve turiste doygunluktan artık yüzlerine bile bakmıyor olmaları. Nitekim, turizm reklamı da yapmadıkları dikkatlerinizden kaçmamıştır.


  


Birde bu şehirde adım attığınız her yerde sanatın izlerini görüyorsunuz. kazıkların üzerine yapılmış bir çalışma beni kendisine hayran bırakmıştı mesela. Bir diğeri ise kulübenin bir tarafına turistlerin düşürdüğü ayakkabıları ve küçük kumaş parçalarını asarak yapılmış olan çalışma. Bunlara çalışma diyorum çünkü aklıma gelen tek kelime bu...  





Perşembe, Aralık 08, 2011

Ara Güler' demiş...



Ne zaman fotoğraf ile ilgili bir şeyler görsem önce Ara Güler'in adı gelir aklıma belkide son günlerde onun yazdığı öykü kitabını okuduğumdan ;) , ardından da O'nun ile ilgili bir olay gelir. Ki bunu da ÜLKÜ TAMER'in bir yazısında okumuştum... direk yazıyı paylaşıyorum sizinle...

1980'lerin başıydı. Yayınevi yöneticiliği yaptığım dönem... Günün birinde Ara heyecanla daldı odama.
"Ülkü," dedi, "bir kitap hazırladım. Fotoğraf albümü. Hemen bas. Bir milyon satacağız."
"Sen çıldırdın mı?" dedim. "Gazeteler bile bir milyon satmıyor."
Ara hemen yanıtı yapıştırdı:
"O zaman beş bin garanti."

***
Kitabı bin beş yüz bastık. Yayıncılık yıllarımda bana en büyük kıvanç veren kitaplardan biri oldu.
Bir gün yine heyecanla geldi. Bu kere burnundan soluyordu.
"Hayrola?" dedim.
"Ne adamlar var!.. Bana soruyorlar. 'Sen ne marka makineyle fotoğraf çekersin?' diye. Fotoğraf makineyle mi çekilir! Şimdi en iyi, en gelişmiş daktilo bende olsa en büyük yazar ben mi olurum! Roman daktiloyla mı yazılır!"
Bir an soluklandı.
Gözleriyle kalbini göstererek, "Arkadaş," dedi, "fotoğraf burayla, burayla çekilir. Ben Singer dikiş makinesiyle bile fotoğraf çekerim... Şunlara bak. Alıyorlar Leica'yı, Canon'u, Nikon'u ellerine, yola düşüyorlar. Bir köylü mü gördüler. Dur! İki şipşak, tamam... Koyun sürüsü mü gördüler. Dur! İki şipşak, tamam... Çadır mı gördüler. Dur! İki şipşak, tamam... Ben bir çobanın fotoğrafını çekeceksem, onunla oturmalıyım, birlikte yemek yemeliyim, gece çadırında kalmalıyım... Onu tanımalıyım. Fotoğrafını ancak ondan sonra çekebilirim."

Ara, durup dururken dünyanın en iyi fotoğrafçılarından biri olmamış...

İşte hayatım senin fotoğraflarını neden bu kadar çok seviyorum!
Diğer çalışmalarımdan neden çok farklı!

bu satırlar cevabı...

Pazartesi, Kasım 14, 2011

O'na benzemek istiyorum...


Yaşım ilerledikçe millet gibi ondan uzaklaşmadım. Aksine onun gibi olabilmek için çok düşündüm… Erkek olduk ya artık eskisi gibi dalıp gidemezdim, ne düşüneceksem yalın düşünmeliydim. Erkek adam bazı insansı duyguları açık yaşayamaz bu çevrede, donu düşer sonra… Kağıt uçağı uçamaz bir daha yoksa bu yaşam denizinin gökyüzünde. Ama olaylar değişti, O'nun gibi sakallarım çıkmaya başladı, O'nun gibi hapşırmaya başladım, O'nun gibi insansal şeyler olduğunu anladığım ufak tefek şeyler yaşamaya başladım. Gözlerimden görünen hayatın aslında yaşam olmadığını anladım. Olaylara keşke onun gibi baka bilsemler geride kaldı, olayların içinde olduğum için o'nun gibi davranmaya odaklandım. Yaşamının kullanma kılavuzunu elimden bırakmadım. Gözümüm alt kısmından sürekli alt yazı geçti. Kulağıma sürekli mükemmellikten bahsetti. O'nun gibi olabilmek… En azından benzeye bilmek… Hatta kokumun bile onun gibi olmasını istedim… Kokusuna hasret kaldığım insan gibi kokmak... İnanın çok tuhaf bir duygu… Şimdi rüzgar başka esiyor ve uçmak gerçekten gözlerini kapatınca bulutların üzerine anlamlı… O'nun gibi düşünmek, asla başaramayacağım ama sürekli deneyeceğim bir şey…

Salı, Kasım 01, 2011

senin için yani benim için...



Hayatı kontrol edecek herşeyden vazgeçtim
İkimiz için ve bir tek şey için yaşıyorum
Seni sevmek için seni mutlu etmek için
Şu anı en iyi şekilde yaşamak için…

gereksinim...


Kendimize kim olduğumuzu hatırlatmak için hepimizin aynalara gereksinimi var...

korku ve ümit


Yakınlık, uzaklıktan daha sıkıntılıdır. Çünkü her yakınlıkta kaybetme korkusu, uzaklıkta ise kavuşma ümidi vardır.

Perşembe, Ekim 27, 2011

yalan


yalan ne kadar buyuk olursa inanmasıda o kadar kolay oluyor...

nokta

Gölcük’lü bir vatandaş deprem olur olmaz Van’a kazak, bot, mont gibi eşyalar gönderirken montun cebine bir kağıt koyar..

“Geçmiş olsun kardeşim, ben de Gölcük’te senin şu an yaşadıklarını yaşadım. Maddi manevi ne sıkıntın olursa bana 05xxxxxxxxx numaralı telefondan ulaşabilirsin, hiç çekinme.”

birkaç gün sonra tanınmayan bir numaradan gelen mesaj:

“Allah razı olsun kardeşim. Şu an gönderdiğin montla ısınıyorum. Sana söz bir gün sen düşersen ben de seni kaldıracağım.”

Nokta

Çarşamba, Ekim 26, 2011

bir sebep




+ Neden bir insanı incittiğimi bileyim ki.. Onu neden anlamaya çalışayım?
- Çünkü incittiğini bilirsen, sevebilirsin. Hayatımızın amacı bu değil mi, sevgi…
+ Bana başka bir seçeneğin var olduğunu gösterdin. Savaşmam için bana bir sebep verdin.
- Savaş sayesinde kurtulacaksın...

Pazartesi, Ekim 24, 2011

Pazar, Ekim 23, 2011

karmaşık



sanırım deliliğin insanların sandığından daha karmaşık bir şey olduğunu kavramış bulunuyorum

acı



Vücuduna bak. Güvensizlikten ve sevgisizlikten acı içinde.

kim gördü...



Bir kelebek kanatlarını çırparak dünyanın başka bir yerinde kasırgaya neden olabilir.Bu sözü yıllardır duyuyoruz.Peki kim bu kelebeği gördü…Hiçkimse

Pazartesi, Ekim 17, 2011

tadını cıkarın


kimse sevdiklerinin yanında daha ne kadar kalacağını bilemez. o yuzden keyfini cıkarın...

Bırak gitsin


korktuğunu biliyorum, ama benımle kalmalısın. onunla yaşamayı istediğini biliyorum. yalnızlık her zaman senin secimindi, ama o gerçek değil. seni ele geçiren birşey sadece sana zarar veren. benim için önemlisin. sana değer veriyorum ve seni önemsiyorum. Seni kaybetmek istemiyorum. Seni kaybedemem. ilişki kurmanın ne kadar zor olduğunu iyi bilirim. Yalnız olmanın ne demek olduğunu bilirim. Birinin yanında olmak ve onun seni bırakmayacağına güvenmek cesaret gerektirir. Ben seni bırakmayaçağım. Senin de beni bırakmaman için elimden geleni yapacağım. Bırak gitsin yalnızlığın.

Cumartesi, Ekim 08, 2011

tek cvp


akşam üzerinden sonra kendimi yollara vurdum ve sadece aklımda birkaç soru işareti vardı... neredeyse yolun sonuna gelmiştim. benim için gerçekten uzun bir yoldu bu ama tek soru işareti kaldı aklımda. yitirdim onları. sen biliyorsun beni, nelere ihtiyacım olduğunuda... sadece kaslarımı yorsam mutlu olurum... sanki onlar düşünüyor benim yerime... evimden çok uzaklarda ve tek basına... sen olmadan bakalım o tek soru işaretinede cevap bulabilecek miyim... tek başıma... tek bir kaya gibi hayata karşı durabilecek miyim...

aNAHtar



değer vermek öldürür...
duygularını kapatmak için doğru zaman olabilir...
sen yaparsan bende yaparım...
aslında yalan!
duygularını kapatamazsın.
henüz toyken yapabilirsin belki ama birkaç yüzyıl sonra sadece rol yaparsın.

Perşembe, Ekim 06, 2011


- sen bunları yaşasaydın kesin intihar ederdin!
+ yo etmezdim...
- hıh ne kadar güçlüsün...
+ yo tam tersi, ölmekten korkuyorum...

Çarşamba, Ekim 05, 2011



köyüne dönmekte olan bir öğretmen, Haydarpaşa’dan trenine binmiştir gecenin ilk saatlerinde. aslında otobüs ile yaptığı yolculuklar daha kısa sürmektedir ama o tren ve onun hayatına kattığı özgürlüğü sevmektedir. birde öğrencilik yaşamı boyunca sürekli otobüslerle haşır neşir olduğundan ki bunun sebebi şehirler arası otobüslerde hosteslik yapmasıydı, otobüslerden artık sıkılmıştı… trendeki kompartımanına yaklaşırken diğerlerinde ki hayatları süzmeyide çok severdi. belki birileri ile dertleşip onların sorunlarına dermen olabilmeyi umardı hep. kendisine ait olan kompartımana geldiğinde içeride kolu kırık bir genç gördü. gözlerindeki ışıltıdan çıkarabildiği kadarıyla oda yakınlarının yanına gidiyordu. 15 yaşında vardı yoktu, cin gibi bakışları ve kolundaki kırıktan anlaşılan yaramaz biriydi… kolundaki kırık aslında onun hayatını özetliyordu… yanına oturdu bizimki. başladılar havadan sudan konuşmaya. konu erkeklere gelmişti. kızın gözündeki ışıltı birden bir yanar dağın tepesindeki lavlara dönüştü… tabi bizimki meraktan direk sordu “ne oldu? yada kim yaptı?” kız utanarak ama tok bir sesle “kocam!” dedi… dayanamıyorum artık ailemin yanına gidiyorum. beni öldürmeden önce şayet dinlerlerse, bana hak verme ihtimallerini gözden geçirebilirler. bu sırada ucu bucağı belirli olmayan kırlara bakarken alçılı kolunu cama doğru yasladı ve alçının üzerinde tek bir kelime… “Kayboldum! Kaçamam!”

Cuma, Eylül 16, 2011

doğuyor...


Hani şimdi güneş doğuyor ya, insanlar kalkıp hayatı adımlamaya koyulacaklar ya, ben tek başıma, soğuk yatağıma giricem.

Onlar hayattan paylarını alırken, ben hiç yaşamamış gibi tek başıma, soğuk bir yatakta (evet!) bir başıma, uyuyacağım. tabi uyuyabilirsem... ruhumun can cekişmesiyle boğuşurken sızıp kalacağım. sonra uyanacağım, içimdeki ölü ruhla; Saçma sapan bir güne (sensiz) başlayacağım, hiçbir şey yapmadan, hiç gibi. kendi hiçliğimde, kendi hiçliğimle tanışacağım. hergün yeni bir yanımı fark ediyorum, aşık olmaktan korkuyorum...

Hani şimdi dışarıda güneş doğuyor ya -o da tek başına koca gök yüzünde- şimdi koca penceremden perdeyi yalayıp bedenimi saran soğuk rüzgar geliyor ya, kim bilir kaç bedenin üstünden geçiyordu, o soğuk rüzgar? kim bilir kaç terlemiş bedene hayatın serinliğini hissettirdi... kaç kadının sesini sonsuza taşıdı...  

Demin dedim ya, koca güneş bile yapa yalnız gökte; aslında ben onu bile kıskanıyorum. Bak! Yapayalnız ama sıcacık, yaklaşsam yakar kavurur; belki de yalnızlığı bundandır ha? yada yakınında biri olsa, ona hissettiği duygularla içindeki kurtcuklar hareketlense. sonra büyük bir patlamaya sebebiyet verseler ve saman yolu denilen bu yaşam ortamı yok olsa... belkide bunu düşündüğü için tek takılıyordum bu hayatta...

Ama bir de şöyle bak, kocaman güneş, kaç insanı ısıtır? Onların soğuk bedenlerini, esasında onların soğuk kalplerini nasıl ısıtır diye sormalı? Beni ısıtsana güneş, nasıl kimsenin işlemediği kadar içime işliyorsun? Beni ısıt kimsenin ısıtamadığı kadar hem de, kimsenin yaklaşamayacağı kadar yaklaş bana. hatta o kadar yaklaştın ki starbucks siparişinde bardağa senin adını yazdırıyorum ;) 

Belki yanar, kavrulurum. 
Belki yanıp kavrulmaya alışırım.
İşlerim kolaylaşır o gideceğim yerde.

uyursun...


uyursun bu saatlerde.. hatta bunu yapmak için saatler öncesinden başlamışsındır yatağa doğru gitmeye... tabi günün yorgunluğu yüzünden bir yerlerde sızmadıysan... döngüdür bu ertesi gün için yapılan bir hazırlık... yetişebilmek için zamana, günü yakalayabilmek içindir...
erkenden uyursun...
sabahın bilmem kacı gibi kelimeler kurmassın hiçbir zaman sadece uyandığında geç kalmışlığın kelimelerini kurmamak için erkenden uyursun... amacın vardır çünkü...uyandığında birşeyler yapacaksındır... ya sevdiklerinin yanına gideceksindir ya da sevdiklerinin yanında uyanacaksındır...
sevdiklerin...
onlarda uyurlar...

Perşembe, Eylül 15, 2011

I'm afraid...


...aslında sana söylemem gereken şeyleri yazmalıyım.

...bugün kendimi vazgeçmeye ikna ettim. Risk almayacağım. Şu anki halimle idare edeceğim. Heyecandan uzakta çünkü şu an sırası değil. Ama saydığım nedenler aslında birer mazeretten ibaret. Tek yaptığım şey gerçekten saklanmak ve asıl gerçekse: Korkuyorum...
Bir anlığına bile kendimi mutlu hissettiğim anda dünyanın başıma yıkılacağından korkuyorum ve bundan sağ çıkabilir miyim emin değilim.

Bu gece;
Konuştuk.
Şairaneydi.
Ama sonra güneş doğdu ve gerçekler su yüzüne çıktı.
İşte gerçeklik bu...

Salı, Haziran 21, 2011

uyudum mu?

LOST II by Eric Vondy

LOST II, a photo by Eric Vondy on Flickr.
sıkıntılıyım be aga... uyumak istersin ama uykunda göreceklerin seni tedirgin eder.. düşünmek daha kontrollüdür, aklından silip atarsın ama rüyanı kontrol edemezsin.. korkarsın... uyumadığım için kimseyi unutmuyordum, olayları aklımda tutuyordum, yeniliyordum sürekli... uyursam nasıl olurdu? belki kaçtığım gerçekler peşime düşmezdi... uyku sırf bu yüzden vücudumun bana bir oyunuydu... sadece birkaç saat uykuyla yetinmeye çalışan bedenimin beynimden intikamı bu... ama uyursam kontrol onda olur... çok yorgunum... sanırım uyuyacağım...
uyumamamın nedeni uykuyu anlamamamdı. kendimden geçmeyi tanımlayamıyordum. sonra tekrar kendime gelmeyi. bu arada kontrolsuz düşüncelere sahip olmayı anlamlandıramıyordum. alt beyin mi dersin yoksa iç dünya mı ne üç noktaysa artık ben ona yenilmekten korkuyorum...
uyuyan insanların üzerine abanan acizlik de iğrendirmiştir beni... onlar gibi görünmek, onlar kadar zayıf ve yalın olmak çok korkutucu... uyurken hiçbir kimsenin birbirinden farkı yok ki... ister katil olsun isterse imam hepsi uyuyor işte.. rüyalarında ki kişi oluyorlar.. maskelerini atıyorlar ve sadece olmak istedikleri alt dünyalarındaki gerçekler çıkıyor ortaya... bu dünya yok işte o yüzden sadece beynimizdeki gerçekler var. ben korkuyorum...
içimden bir ses uyunmak isterse ne yapacağım o zaman başlamadan birçok şey bitecek... uyumak istemiyorum... uyanmaktan korkuyorum...
ayıkken umutsuz olan birinin uykusunda rahatlamayı beklemesi ne kadar gülünç olabilir ki!
bedenime hakim olamadım, uykusuzluk insan olduğumu, zavallı olduğumu hatırlatıyordu bana...
Ve uyudum...

seçim...

[sub]Urban Angst by Being Frank...
[sub]Urban Angst, a photo by Being Frank... on Flickr.

Ben hayata değil, ama ölüme inandım... "Hayat yok ama ölüm var!" dedim kendime. Ve boşalmanın, seks ne kadar uzun sürerse o kadar zevkli olduğunu düşünerek, hayat ne kadar sürerse ölümün de o kadar muhteşem olacağına inandım. Ve elimden geldiğince hayatla sevişmemi uzatmaya çalışıyorum... Tek kurtuluşum bu...
(Kinyas ve Kayra - Hakan Günday)

Pazartesi, Haziran 20, 2011

maske

Bak, hepimiz maskeler takarız.Herkes, her gün o maskeyi değiştirir.Ve bazen o maskeleri o kadar uzun süre takarız ki gerçekte kim olduğumuzu unuturuz.
Ve bazen de, eğer şanslıysak birisi gelir ve bize aslında kim olmak istediğimizi gösterir.
Kim olmamız gerektiğini!

Pazar, Haziran 05, 2011

Büyük Anadolu Yürüyüşü

05.06.2011 dünya çevre günü. 1972'de İsveç'in başkentinde toplanan BM Çevre Konferansında her yıl 05.06 Dünya Çevre Günü olarak kutlanacak diye karar almışlar. Ve 2011'ide Dünya Orman Yılı ilan etmişler. Dünyanın ormansızlaşmasına dikkat çekiyorlar.

Türkiye'de Çevre Günü etkinliklerinin seçim kampanyaları arasında kaybolduğu gerçeği de var tabi... Ayrıca Çevre ve Orman Bakanlığının bir girişimde bulunacağıda şüpheli.

Halbuki BM, 2011 Dünya Çevre Günü'nün, teması olan ormansızlaşma, bugüne kadar düzenlenmiş en önemli çevre duyarlılığı olacağını ilan etmişti. Belki Türkiye'de de, "2B arazileri üzerinde TOKİ ormanı dikme" etkinlikleri düzenlenmiştir. Yada "1,10,100 değil 1000 HES" kampanyasının yapacağı ağaç katliamları kutlanacaktır.

Ama Anadolu'nun dört bir yanından hiçbir şiddet eylemine karışmadan Ankara'ya doğru başlayan Anadolu Yürüyüşü'nün Gölbaşı'ndan öteye gidememesi Bakanlık tarafından tasarlanan bir etkinlik olsa gerek.

Doğa yıkımına, doğayla iç içe yaşayan halkın yaşam alanlarını yok etmeye, doğanın parsel parsel satılmasına karşı yaşamı savunmak için, geçtikleri tüm kentlerde, kasabalarda halka yanlış enerji ve kalkınma politikalarını anlattılar.


Binlerce km yürüdüler. Bunu Ankara'da anlatmaları "kamu düzeni" açısından tehlikeli ki, yürüyüşçüleri Gölbaşı girişinde polislerle karşıladılar. Eee yetkililerimiz nede olsa Türk, misafirperverlik kanlarında var... Bu sıcak havalarda onları betonların içinde değilde çok sevdikleri yeşilliklerin ve doğanın içinde ağırlamayı uygun gördüler. Öyle ki destek vermek için gelen Ankaralılarda   yanlarına yaklaştırılmadı. o denli benimsediler ve korudular yürüyüşçülerimizi. Madem doğa diyorsunuz dediler, seyyar tuvalet modern olur size dediler, izin vermediler!

Bu tavır bile iktidarın çevre konusundaki duyarsızlığını, fütursuzluğunu ve "doğrusunu ben bilirim" kibrini simgeliyor.

Perşembe, Haziran 02, 2011

zaman


genç de olsan yaşlı da, hızlı zamanda yavaş zamanda yaşasan; o tayı hatırladığında düz bir çizgide gidebilirsin. çünkü sayı sayarken her saniye arasında 'benim sevimli tayım' dersen, zaman, zamandan başka bir şey olmaz. bunu dersen tayı ahıra soktun demektir. ama hep sayamazsın, Tanrı' nın planı bu değildir. zamana sahip olmadığını hatırlamalısın; aksine zaman sana sahiptir. yani başında günün her saniyesi aynı hızla gider. sonra sen onun umurunda bile değilsindir. ama sevimli tayın atın olursa, onu yakalamışsındır...

serçe...

sesini duymak, hiç bitmeyecek bir melodinin ilk notasını duymak gibi… ve hatırlamak gibi… yıllar geçse de üzerinden o ilk günkü serçeyi sürekli içimde, kalbimde hissediyorum. ve o serçe bizimle günden güne büyüyor ve her geçen saat yeni yeni tüyler sahip olup, güzelliğine güzellik katıyor…

Cumartesi, Mayıs 28, 2011

gelecek ???

Resim 105 by eceltik
Resim 105, a photo by eceltik on Flickr.

hedefler gelecekle ilgili olur sanıyordum!
hmmm..., gelecek!
sevdiğim bir söz var;
zaman ileriye doğru akıp gittiği sürece, büyülendiğimiz 'gelecek' el değmemiş 'geçmiş' ten başka bir şey değildir...