Cuma, Kasım 16, 2012

Yirmi sekiz yıl

From Evernote:

Yirmi sekiz yıl

Hayatım bu evde gecti, onun dört duvarları arasında büyüdüm ben. Şimdi ondan ayrılıyorum, bundan dokuz yıl önce aslında ben ondan ayrılmıştım ama biliyordum o burada, beni ne olursa olsun muhakkak bekleyecek olan, sebep sormadan kapılarını acacak olandı o... Şimdi sadece adresi değişiyor evim gene beni bekliyor olacak. Bu ev öyle bir evki sadece dört duvar değil, bu ev hayata gözlerimizi açtığımız ve onun tatlarına vardığımız bir yer. Bu evde büyüdük, bu evde emekledik ve hayata karşı ilk kez bu evde ayaklarımızın üzerinde dim dik durduk. Duvarları arasında koştum, kafamı yardım ve kızgın davul fırının üzerine oturdum. Bu evde mutluluklarımı ve hayatımın en acı anlarını yaşadım. Duyguların en uç noktalarını onun duvarları arasında yaşadım. Yeri geldi kucaklara çıktım yeri geldi kardeşim için emekledim ve onu sırtımda taşıdım. Durmadan tartışdık onunla bu duvarlar arasında ama sadece bu duvarlar arasında. Yeri geldi ben onu kızdırdım ve kızgınlığın ürünü olarak gözlerimin altları ısırıldı, hemde yorgan üzerinden. Nasıl bir evdir ki bu odalarının kapılarında ayaklarımın izleri var. Burada bıyıklarım terledi, ergen oldum ve evlendim. Bu dört duvar büyüttü beni. Bu evim kapısı çalındı ilk cam kırdığımda, bu evin asansöründe bisikletimi taşırken asansörde sıkıştım, bu asansörde en yakın arkadaşımın ayağını araya sıkıştı. Bu apartmanın çatısından ışıklarda duran arabaların üzerlerine yumurta attık. İlk alkolümüzü bu binanın çatısında gizlice yudumladık. Ay tutulmasını bu çatıdan ilk kez izledim. İlklerin yeri oldu bu bina, buranın merdiven aralığında yendim karanlık ile olan korkumu. O merdivenlerde ıslık çalarak okula gittim, o merdivenlerde asansöre karşı yarıştım ve o ikinci kata gelmeden ben actım sokak kapısını gidenlere. Bu binanın altında oldu sünnet kınam ve bu evde kırdım ilk rakı bardağımı. Bu evde okumayı söktüm ve ilk satırları bu evde okudum. Yeni Asır gazetesinin 6.sayfasındaki ölüm ilanını heceleyerek ama ağlamadan bu dört duvarda okudum. Sanırım bunlar hatırladıklarım... Daha aklıma gelmeyen bir dünya anı var belki ilerleyen zamanlarda aklıma gelir...

Şimdi onu bırakıyorum geride,iyi olduklarını umduğum yeni misafirlerine emanet ediyorum. Onun kokusu bile başkaydı bizimle, o bizi nasıl büyüttüyse bizde onu ev gibi ev yaptık. Yaşam koşullarımıza uydurduk ve bizde ona iyi baktık. Şimdi doğduğum bu evde son gecem ve bu nasıl bir huzurdur bilmiyorum, sanırım bu huzuru çok arayacağım. 

Burada günlük yazmaya başladım ve bugün o günlükler elime geçti. Kolileri hazırlar iken geçmişde geçti elimden. Özlemler ve umutlar vardı ellerimde. Merak verdı o kutularda. Hem onları oluştururken, hemde şimdi onları açarken. O gazete geçti elime gene aynı dik dürüşla okudum o satırları. Bu sefer herşeyi daha iyi anlayarak okudum, o satırları. Eskiler çıktı ortaya anılar depreşti yerinde duramadı döküldü dillerden ve gözlerden, mutluyduk hepimiz iyiki sahiptik onlara ve birbirimize. Geçmiş ile yaşamak dedikleri şeyi çok iyi anlıyorum. Anılardı bizi biz yapan ve bu kıvama getiren. O biriktirilen anahtarlıklardı koleksiyonum olan ve o yılların eskitemediği basketbol tutkusunun göstergesiydi Fanatik Basket dergilerinin her sayısı. Sararmışlardı artık hala buram buram tutku kokuyorlardı. Yeni evde yerlerini buldular ve yıllarca o tutkuyu barındıracaklar bünyelerinde. Lisede çıkardığımız derginin ilk iki sayısı geçti elime, Çınar. Kendime ait koskoca bir sayfam vardı müzik üzerine yapılmış ve adının Kara Kutu olduğu. İçerisinde dönemin kuytu köşesinde kalmış daha tanınmamış grupların bilgilerinin yer aldığı bir kutuydu orası. İlk aldiğim albüm geldi aklıma Michael Jackson Dengerous 1991 yılı yayınladığı sanırım sekizinci albümü. 97 senesinde başlamıştı kasetlere olan tutkum, o zamanlarda atıldı o sekizyüz adet kasetin temeli. Müzik, hatta kendime yaptığım FM verici devreside o kutulardaydı. Yaklaşık 30 metre mesafeye yayın yapabilecek olan ufak bir devre. Akşamları okul sonrası oradan komşulara yayın yapardım. Kim dinliyor bilmiyordum ama 88.9 frekansında yayın yapan diğer radyonun frekansını bozduğumu biliyorumdum. O zamanlarda her kavanoza parmağını sokan ve hepsinden parmaklarına bulaşan balların tadına bakan bir yapım vardı. Hatta incik boncuk işine bile girmiştik yakın arkadaşımla. Bir koyup üç almıştık ve elde ettiğimiz kar ile dört günlük Seferihisar tatili yapmıştık. Kumsalda uyumuş, kumlu simit yemiş, gece yarısı denize girmiştik. Hayatın tadını çıkarıyorduk. Alın teri ile kazanılan paranın tadına varıyorduk. 

Şuan sorsalar "geçmişe dönmek ve o dönemlerde tekrardan yaşamak istermisin?" diye, hayır cevabını hiç tereddüt etmeden verirdim. Benim yaşadıklarımı ve yaşattıklarımın bir eşi bir benzeri yoktu. Onları kıymetli kılan bana ait olmasıydı. Beni şuan bu halime getirende onlardı, mekanlardı. Bu günlere ulaşa bilmek için o günleri ve anıları yaşadım, o acıları çektim. Şimdi sıra hayatın devamlılığını sağlamak ve tadını çıkarmakta. 

Anılarımız hayatımızın tadını vermekte bize. Acısı ve tatlısı olmadan tuzu biberi olmadan olur mu hiç, şimdi bunları yaşamakta sıra. Yeni bir süreç başlıyor artık ailemde, onların artık dünyada en kıymetli şeylere sahip olma zamanı geldi. Huzurun ve rahatlığın verdiği hazzı yaşamaları gerekli, bunu daim ettirmek ise benim ve benim gibilerin elinde. Biz istersek herseyi yaparız. 



Beni bugünlere getiren; evime, aileme ve sevdiklerime...

Pazartesi, Ekim 29, 2012

29 Ekim saygısı...

From Evernote:

29 Ekim saygısı...

Nasıl bir ülkede yaşıyoruz?

Şehrimden ülkemin başka bir şehrine giderken bile başkent girişinde sizi önce jandarmalar karşılıyor. Karşılama bandosu olarak ne zamandan beri jandarmaları kullanıyor bu başkentte yaşayanlar, anlamadım. Burası benim şehrim benim başkentim size ne oluyor ya ister Ata'mı ziyarete gelirim ister, Yüksel caddesinde can dostlarımız için kardeşlerimize buluşurum. İstersemde sizlerin o tatil anılarınızı birbirinize anlattığınız, günlük toplantılarınızı, tabiri aslında şudur ev hanımların kahve günleri vardır, ha işte o günlerinizi yaptığımız yeni meclisinize sizi ziyaret etmeye gelirim. Maaşlarınızın yetmediğini savunduğunuz misafirlerinize ikramlarınızdan tadarım. Aa misafir umduğunu değil bulduğunu yermiş misali bizde biber gazından nasibimizi alırız. O ayrı bir olay... Aslına bakarsanız jandarmanın yada polisin benim GBT mi sorgulaya bilmesi için beni şüpheli olarak görmesi gerekmektedir yada yukarıdan emir alacak ki böyle sabahın köründe otobüsleri durdurun ve Ata'yı ziyaret etme potansiyeli olanları ayırın diyecekler. Anlıyorum sende emir kulusun ama sunu unutma sen Ata'm sayesinde o ay yıldızlı bayrağı taşıyorsun göğsünde... O bayraktar bizim özgürlüğümüzün simgesi... Aslına bakarsan özgürlük deyince aklıma direk, maaş alan hiçbir kimse özgür değildir sözleri geliyor. Neyse...

Benim özgürlüğüme kimse karışamaz. Elbette hatam varsa karışın hatta beni göz altına alın ama bunun için mantıklı bir sebep gösterin bana... Tabi göstere bilirseniz bunu yapın, bana uydurduğunuz bahanelerle sizi Ankara'ya alamam demeyin yada yola çıkan minibüslerin şöförlerini şantaj yapmayın... Bana beş kişilik gruplar anarşim bir topluluk olma riski taşıyor demeyin ya... 

Jandarma yada Polis ne fark ediyor ki artık... Emirler nede olsa aynı zihniyete sahip kişilerden geliyor. Orada ki memurda emirleri uygulamak zorunda ama unutma sende memursun ve sende bu cumhura hizmet etmek zorundasın... O meclise gidip kıçını büyütmek ile emekli olamazsın... Ama pardon benim ülkemde bu bu şekilde oluyordu... 

Siz! Cumhurun birlik olmasını engellemeye çalıştıkca bu birlik beraberlik eski günlerini hatırlayacak kıvama gelecektir ve sizleri başımıza getirenlere hesap soracaktır... 

Ata'm yıllar öncesinden bu tarihleri ön görmüş ve bu durumlarda neler yapabileceğimizi kaleme alarak bizlere yıllar öncesinden gene rehberlik etmiştir. Tek yapmamız gereken NUTUK'u tekrar tekrar okumak ve okumamış olanlara da doğru yolu göstermekdir. Tabi anlayarak okumak gerekiyor, at gözlüklerinden kurtulup bir adım geri atarak daha geniş bir yelpazede olaylara bakabilmeli ve durumları objektif bir şekilde analizlemeliyiz... Sonrası zaten içimizde bulunan ama birbirimize son zamanlarda hiç göstermediğimiz saygı ile şekillenecektir. 

Umudunu kaybetmemiş tüm dostlarıma nice bayramlar diiyorum!


Cumartesi, Ağustos 18, 2012

Karada degilsin ki....

Her sabah onun o tatlı yüzünü izleyerek güne başlıyorum. Sırf bu yüzden ondan önce uyanıyor ve yüzündeki o mutluluğu izliyorum... Hatta suan bile sen uyuyorsun, ben ise seni goz ucu ile kesiyor ve bu satirlari yaziyorum.. Tabiii.... Aramızdaki o diğer erkeği görmezden gelemiyorum, sanırım karımın hayatında ikinci bir erkek var. Her gece aramıza giriyor, hatta benden önce yatağımıza atliyo ve benim tarafımda boylu boyunca uzanıyor. Bana küçücük bir yer bırakıyor. Onu rahatsız etmemek için tüm rahatsızlıklara bile katlanıyorum. Ulan Miskin seninle karımı paylaşıyorum...
Senin o umursamaz havan varya! Sen kadınların nasil ilgisini çekeceğini çözmüş bir kedisin... Eve gelen tüm kadınlar senin pesinde, ulan seni sevmek için, sırf sana yakın olabilmek için yerlerde sürülüyorlar, patilerine kapanıyorlar resmen. Ama sen ne yapıyorsun iki sürünüyormuş gibi yapıp sonra işine bakıyorsun... Helal olsun sana!
Daha gecen haftasonu esimin üniversiteden arkadaşları geldi, uzun zaman olmuş birbirlerini görmeyeli, sohbet muhabbet eyvallah... Lan uzun zamandan beri görüşmemiş kisilerin muhabbetlerinin yüzde kırkını oluşturdun. Hatta seni sevmek ve seninle ilgilenmek için mutfakta halinin üzerinde oturdular. Nasıl başarıyorsun bu denli kadınları patilerinin altına almayı... Helal olsun!
Eee sabahları ne demeli... Uyandıktan sonra mama ve su olayı. Yüzümüzü bile yıkamamıza fırsat bulmadan senin ihtiyaclarını gideriyoruz...
Ama dostum bunların hepsi sana helal olsun... Sen hayatıma girdiğinde benim halımı yakın cevrem biliyordu, senden önce ve sonra seklinde adlandırılır oldu hayatım... Senin dostluğun, senin o karşıma geçip masumca baktığın ve beni sakinlestirdigin anlar... Sen gercek dostsun, seninle herseyimi paylaşırım ve paylasiyorumda... Suan bile yorganın ucundasin ve kalkıp içeri gidemiyorum!
Kaç kilo oldun Miskin sen yaaaa!


Salı, Ağustos 14, 2012

gençlik kötülüğün mazereti değil…

bir insan bir kötülük bir aptallık yapınca hemen cümleyi yapıştırıyoruz “amaan genç o!” . insan 7 sinde neyse 70 inde de aynısıdır. genç iken adam olmayan yaşlanıncada adam olmuyo… adam gibi yaşlılara bakın buyuk ihtimalle 15 inde de adam akıllı insanlardı. onlara büyümüş de küçülmüş derlerdi. insanın olgunlaşması yaşla alakalı değil. yaşlandıkca olgunlaşmıyorsun. yaşadıklarınla adam oluyorsun! özümsediklerinle olgunlaşıyorsun, o yuzden yıllar geçtikçe bircok şey öğreniyoruz ama bunları yorumlayıp özümleyenler olgun insan oluyo. kalbiniz olgunluğunuzun yerleşkesi, beyniniz sadece yaşadıklarınızı hafızada tutuyor, olayları yorumlayan ve özümseyen kalbiniz... kalp değişmez ve o'na yazılan silinmez...


yaşlanmış ama sadece hayatı görmüş, yaşamını sadece izlemiş kişiler olgunmudur sizce!

Cuma, Ağustos 10, 2012

LÖSEV Gönüllüsü Olmak Bir Ayrıcalıktır...

Büyük LÖSEV Ailesi, lösemili&kanserli çocuk ve ailelerin bu zorlu mücadelede yalnız olmadıklarını göstermek için sevgi ve azimle çalışan bir vakıftır. LÖSEV kurulduğu 1998 yılından bugüne dek faaliyetlerini duyarlı kişi ve kuruluşların destekleri ve binlerce GÖNÜLLÜSÜ’nün katkılarıyla gerçekleştirmiş; Türk halkının konu hakkında daha bilinçli ve duyarlı olmasıyla beraber tedavide %91'lere çıkardığı başarısını %100’e çıkartmayı hedeflemiştir.





LÖSEV'e gönlünü veren gönüllüler LÖSEV’in her etkinliğinde aktif rol almakta, vakıf çalışmalarına aktif katılım göstererek çocukları hayata bağlamaktadırlar.


Yüreğinde paylaşım ve sevgiye yer olan herkesi Lösev gönüllüsü olmaya davet ediyoruz.

Lösev gönüllüsü olabilmek için aşağıdaki formu doldurmanız yeterli: http://bit.ly/losevgonullusu
Lösev’i Facebook’ta takip etmek için: www.facebook.com/losev0660
Lösev’i Twitter’da da @losev1998 hesabından takip edebilir, #LosevHayatVerir hashtag’i ile  paylaşımlarınızla destekleyebilirsiniz.






Bir bumads sosyal sorumluluk içeriğidir.

Çarşamba, Ağustos 08, 2012

işte olimpiyat ruhu bu



2004 Atina’da aldığı altın madalyanın ardından, 2008 Pekin’de sakatlık, 2011 Daegu’da Dayron Robles’in kulvarına girmesi sonucu gümüş madalya anca gümüş madalya alabilen Liu, 2012 Londra ’da engele takılarak düştü ve yarışmadan elendi.


Tek ayağıyla engelleri aşarak parkuru tamamladı Liu Xiang, son engeli ise öperek geçti ve yarışı bitirdi. Bu davranışı aslında tüm sporcularda olan ruhu ortaya koydu. “ işte olimpiyat ruhu bu” dedirtti. Liu Xiang, Olimpiyat ruhunu sergilemiş olsa da, stadyumu tekerlekli sandalyeyle terk etmek zorunda kaldı.


Milli atletimiz 1990 doğumlu Merve Aydın, 800 metre seçmelerinde sakatlandı ve yarışın ikinci yarısını acı içinde sekerek tamamladı. işte profesyonel bir yarışcı olsanız sakatlandığınızı anladığınızda bırakıp buyuk sıkıntılara yol acmasını engellersiniz ama burası olimpiyat ve buranın ruhu var.


Olimpiyat seyircileri ya birinciyi alkışlar yada son sırada kalan sakatlanan ama bitirmek için göz yaşlarını döken amatör ruhu...



Perşembe, Ağustos 02, 2012

Amatör Ruhun Sisteme Yenik Düştüğü An!





Güney Koreli eskrimci Shin A Lam, dün 1 saniyeliğine de olsa Olimpiyat finalindeydi. 1 saniye diyoruz çünkü hakemler sayacın sıfırlanmasına rağmen mücadelenin bitmediğine kanaat getirdi ve süre tekrar 1 saniyeye ayarlandı. Alman rakibi, Britta Heidemann son bir hamle yaptı ve puanı alarak finale çıkan taraf oldu.
Shin olan biteni anlamaya çalışırken koçu hemen itiraz etti. İtirazın işleme konması için Güney Koreli’nin pisti terk etmemesi gerekiyordu. Pisti terk etmek, yenilgiyi kabul etmek anlamına geliyordu. 25 yaşındaki Shin yaklaşık 45 dakika pistte oturdu. Birazdan başlayacak üçüncülük ve final maçlarına aldırmadan oturdu. Seyiriciler de bir süre Shin’in hakkının yendiğini düşündü ve alkışlarla ona moral verdi.
Güney Koreliyi kalkmaya ikna etmek isteyen bir yetkiliyi seyirciler ıslık yağmuruna tuttu. Shin göz yaşlarına yenik düştü. O biliyordu ki az önce son Olimpiyat şampiyonunu devirmişti. Şimdi böyle olmaması gerekirdi.
Sonradan anlaşıldı ki Güney Kore’nin itiraz edebilmesi için para yatırması gerekiyordu. Kapitalizm, olimpiyat ruhunu da esir almıştı. Seyirciler iyice sinirlenmeye başladı. Ancak bir süre sonra Shin’in koçu geldi ve sporcusunu ikna ederek gözyaşları içinde pistten ayrıldılar.
Belki Olimpiyat takviminin final kısmına ismini yazdıramadı ama amatör ruhuyla birçok sporseverin kalbine ismini yazdırmayı başardı. TRT HABER


Yazı bana ait değil ama bende özetlicek olsam bu şekilde birşeyler ortaya cıkardı... Başından beri takıp ediyorum bu etkinliği, açılış töreninde tüm sporcuların gözlerindeki o amatör ruhu gördüm... Hele ki bizim takımda! 
Bizim sporcularımızın üzerindeki bu anlamsız madalya baskısı, onların başarısızlıklara itiyor diyorlar... İşte bu bile bir baskı! Başarısızlık dediğiniz şey; 2012 olimpiyatlarına katılıp orada kürsüye cıkamama... Yapmayın ya bu organizasyona katılmak bile büyük başarı... Derya BÜYÜKUNCU, yüzmede 6. kez olimpiyatlara katıldı ki bu bile dünya rekoru... Ama konuşulan onun serilerinde başarısız olması... Adam eğer maddi desteği bulursam 7. olimpiyat organisazyonuna katılmak istiyorum diyor...
Amatör Ruhun en büyük temsilcisi bence Kaptan Bülent KORKMAZ'dır. O'nun yaptıkları üzerine ayrı bir yazı yazılmalı...
Yazıda da belirtiyorlar "Kapitalizm, olimpiyat ruhunu da esir almış!" diye.. Sizce neden 2012 Olimpiyatlarını İngiltre'de yapıyorlar.? Tek bir açıklama Ekonomik sıkıntı... Başka şeyler yazmaya gerek yok ama geçen yıllarda Yunanlıların yaşadığı durumu akıllarınızdan cıkarmayın...

Çarşamba, Ağustos 01, 2012

Project_365


PROJE 365, fotoğraf ile uğraşan bir çok kişinin bildiği ve uyguladığı bir projedir.

Amacı, bir yıl (365 gün) boyunca çekilen fotoğrafların günlük ve aylık olarak yayınlanmasıdır. Bu projeye Mart'11 de başladım ve Mart'12 nin başında bitti.

Bu süre boyunca 3000'den fazla fotoğraf çekip, aralarından her güne bir tanesini eşledim ve yayınladım. Bu süre içerisinde Avrupa'nın birçok kentine gittim ve oralarda anı yakalamak adına çok güzel çalışmalarım oldu. Kimilerinde ise sadece o güne ait olması adına çekilmiş çalışmalardı. Bu sıradanlığı engellemek adına o çalışmaların yerine beğenimi fazlasıyla kazanmış çalışmalarımı ekledim. Sonuçta bu çalışmalar benim elimden çıktı ve benim yaşadığım zaman dilimlerini ölümsüzleştirdi.  Bir yıl boyunca projeye sadık kalmak gerçekten zordu ancak sonu güzel oldu.

Umarım 365 ile sınırlı olan bu sununun tadına en az sizde benim kadar alırsınız... 

İlgili albüme aşağıdaki Project_365'e tıklayarak ulaşabilirsiniz.


Project_365





Pazartesi, Temmuz 30, 2012

ben ankara




Kar yağar ankarada, ben ağlarım...
damlalar düşer yanaklarımdan, ben düşünürüm...
ben ağlamam...
beynim kazan gibi olur, ben konusurum...
ben düşünmem...
kulaklarım artık duymaz sözlerimi, ben tutunurum...
ben konuşmam...
tutunurum hayata seninle...

Cuma, Temmuz 27, 2012

gitmek



Belki de önemli olan gidilecek yer ya da güzergah değil, gitme fikrinin kendisidir...
Bir yola cıkarsınız, yanınıza gerekli herşeyi alırmısınız bilmem ama en gerekli olan şeyi almadan o yola cıkamazsınız. Kendinizi!

Perşembe, Temmuz 26, 2012

al sana anlam!




geçmişte sıklıkla yaptığım ama şimdi bunu hayata geçirkem için zaman bile kollamadığım bir "zamanı dondurma" faaliyetinde, yakaladığım bir kare...

o gun sadece elime Zenitimi almıştım ve kolej tarafından ulusa doğru koyulmuştum yola. ankara her zaman std bir şehir değildir. burada yaşamayan insanlar, burayı karanlık ve sıradan bir şehir olarak adlandırır. işin içine girince değişiyor. her sokagında, her insanında ayrı bir hikaye barındırıyor burası...

yanından geçtiğiniz sokagın aslında sizin için ne kadarda önemli bir hal alabileceğini kestiremezsiniz... burada işler ağır işler ama etkisi çok fena olur. bu mekan mesela; Eşimin çalıştığı yer... ben bu fotoğrafı o buraya atanmadan bir bucuk yıl önce çekmişim... aslında fotoğraf ve anlam acısından pek bir özelliği olmayan bu kare yıllar sonra bana dedi ki "al sana anlam!".

Salı, Temmuz 24, 2012

ikinci adam




perdenin arkasındaki adam... güce tapmak yerine güç olan adam... vermeden almaz, alır verir... özetlerle işi yoktur, o özeti yapar ve insanların yararlanması için işleri kolaylaştırır... dünyayı yönetenlerdir aslında perdenin arkasındakiler. kararların verilmesinde ki yolları belirleyen gene onlardır. 
ikinci adam olmak zordur. sorumluluk almazsınız, aldırtırsınız ama tum işleri bilirsiniz ve karar verilmesinde etkin rol oynarsınız. ikincilik güzeldir. hayatta kimse sizi görmez birinci ön plandadır. sizi birtek birinci bilse yeter size...
ben hayatımda hiç birinci adam olmak istemedim, içimdeki amele ruhu her zaman taşların altına elimi koymamı söyledi... iki adım geride durmam öğretildi bana hayat tarafından ki detayları fark edebileyim... hayatın en farklı hazları işte o detaylarda... aslına ruh veren işte o detaylar... ilerleyen zamanda ise işte fotoğraftaki gibi elime kitabımı alacağım ve hayatı bu sefer 3-4 adım geriden izleyeceğim...
bu sayede şuan rahatım ve hayatımın kontrolu ellerimde... 
ben tek bir insanın birinci adamı olmak istiyorum, kızımın... onun ilk ekreği olacağım, onun ilk aşkı olacağım... 

(Fotoğraf 23 Ağu 2011 tarihinde San Sebastian da çekilmiştir. )

Pazartesi, Haziran 11, 2012

Hayat ne garip...

Hayat ne garip...
Yaşamımda belirli olgulara sahip biri olarak yasamayı hedeflemiştim. Şimdi ise bu hedeflere ulaşabilecek potansiyele sahibim. Hayatımın bundan sonraki evresini beraber geçireceğim insan ile aldığım kararları, planları ve kurduğum hayalleri hayata geçirebilecek kudrete sahibim... Onun nefesini tenimde hissetmek benim için hayata dört kolla sarılma sebebi. Bakışları, dokunuşları ve sesleri benim hayatımın anahtarları.
Çok asık biri olarak değil onun olarak yazıyorum bu satırları. Ask kisiden kisiye değişkenlik gösteren bir kavram. Evet, bir kavram çünkü belirli bir tanımı yok. Onun olmak yada benim olması iste özgürlük bu. Nasıl mı? Ask acıların, hüznün, özlemin, bekleyişin, karamsarlığın ve kötü olan tüm duyguların arkasında saklı birşey. Bunlar insanı tutsak eder, sürekli bagimli gibi yasarsınız. Peki onun olmak nasıl bir özgürlük olacak! Evet özgürsünüz, onun olarak özgürsünüz.



Mr.Pad'imden gönderildi...

Cuma, Haziran 01, 2012

Karşılık

İnsan çalıştıklarının karşılığını gormek istiyor. Belki bunun için bu sosyal paylaşım sitelerini kullanıyoruz... Aslında bu yazma olayını kendin için yapacaksın... Hani insanın bir iç huzursuzluğu vardır ya, iste yazarak bu huzursuzluğu kısmen bile olsa azaltacaksın... Kendin için yapacaksın, kendin için yaşayacaksın...


Mr.Pad'imden gönderildi...



Sizi tüm dünyaya bağlayan insanı bulduğunuz vakit bambaşka biri olursunuz.
Daha iyi biri olursunuz.
O kişi sizden koparıldığı zaman, o zaman nasıl birine dönüşürsünüz?

Pazartesi, Mayıs 14, 2012

Viyana hava alanı

Viyana hava alanı
Hayatımın en güzel tatilini eşiyle yaşadıktan sonra artık evimize donüyoruz. Yaşadıklarımızı anlata bilmemiz için fotograflara bakmanız ve bizim gibi hayata umut ve mutluluklar bakabilmeyiz gerekiyor...
Onun yanında yaptıgım tüm çalısmalar, fotograf çekmek ve cevreyi gözlemlemek ayrı bir tad iceriyor...
Eşim ile aldığım her nefes bana can oluyor...
Onu çok seviyorum ve onun da beni sevdiğini biliyorum...


Mr.Pad'imden gönderildi...

Çarşamba, Mart 28, 2012

sadece...



Bazen, konuşmalarımızı,
zamanımızı boşa harcadığımızı ve
söyleme şansımız varken kalbimizdeki şeyleri
söylemeye zaman ayırmadığımızı düşünüyorum.
Beni kurtardın.
Sensiz bunu yapamazdım.
Teşekkür ederim, bebeğim,
nerden çıktı şimdi bunlar diyeceksin...
Sadece düşünüyordum, ve söylemek istedim...sadece...

Pazar, Ocak 29, 2012

hangisi...




giderken güle güle denilen mi yoksa giderken allahaısmarladık denilen mi?

hangisini istiyorsun ki sen? ve yapmasını yada artık nerede olmasını... kimler değerlendiriyor? sanırım hayattaki kuşların kanatlarının gizemi bile ölenlerinkinden daha az... hepsinin bir şekilde uçtuğunu biliyoruz.. hangisine inanıyoruz peki... yanımızda olan hangisi... sahip olunan yada sahip olan?