Cuma, Kasım 16, 2012

Yirmi sekiz yıl

From Evernote:

Yirmi sekiz yıl

Hayatım bu evde gecti, onun dört duvarları arasında büyüdüm ben. Şimdi ondan ayrılıyorum, bundan dokuz yıl önce aslında ben ondan ayrılmıştım ama biliyordum o burada, beni ne olursa olsun muhakkak bekleyecek olan, sebep sormadan kapılarını acacak olandı o... Şimdi sadece adresi değişiyor evim gene beni bekliyor olacak. Bu ev öyle bir evki sadece dört duvar değil, bu ev hayata gözlerimizi açtığımız ve onun tatlarına vardığımız bir yer. Bu evde büyüdük, bu evde emekledik ve hayata karşı ilk kez bu evde ayaklarımızın üzerinde dim dik durduk. Duvarları arasında koştum, kafamı yardım ve kızgın davul fırının üzerine oturdum. Bu evde mutluluklarımı ve hayatımın en acı anlarını yaşadım. Duyguların en uç noktalarını onun duvarları arasında yaşadım. Yeri geldi kucaklara çıktım yeri geldi kardeşim için emekledim ve onu sırtımda taşıdım. Durmadan tartışdık onunla bu duvarlar arasında ama sadece bu duvarlar arasında. Yeri geldi ben onu kızdırdım ve kızgınlığın ürünü olarak gözlerimin altları ısırıldı, hemde yorgan üzerinden. Nasıl bir evdir ki bu odalarının kapılarında ayaklarımın izleri var. Burada bıyıklarım terledi, ergen oldum ve evlendim. Bu dört duvar büyüttü beni. Bu evim kapısı çalındı ilk cam kırdığımda, bu evin asansöründe bisikletimi taşırken asansörde sıkıştım, bu asansörde en yakın arkadaşımın ayağını araya sıkıştı. Bu apartmanın çatısından ışıklarda duran arabaların üzerlerine yumurta attık. İlk alkolümüzü bu binanın çatısında gizlice yudumladık. Ay tutulmasını bu çatıdan ilk kez izledim. İlklerin yeri oldu bu bina, buranın merdiven aralığında yendim karanlık ile olan korkumu. O merdivenlerde ıslık çalarak okula gittim, o merdivenlerde asansöre karşı yarıştım ve o ikinci kata gelmeden ben actım sokak kapısını gidenlere. Bu binanın altında oldu sünnet kınam ve bu evde kırdım ilk rakı bardağımı. Bu evde okumayı söktüm ve ilk satırları bu evde okudum. Yeni Asır gazetesinin 6.sayfasındaki ölüm ilanını heceleyerek ama ağlamadan bu dört duvarda okudum. Sanırım bunlar hatırladıklarım... Daha aklıma gelmeyen bir dünya anı var belki ilerleyen zamanlarda aklıma gelir...

Şimdi onu bırakıyorum geride,iyi olduklarını umduğum yeni misafirlerine emanet ediyorum. Onun kokusu bile başkaydı bizimle, o bizi nasıl büyüttüyse bizde onu ev gibi ev yaptık. Yaşam koşullarımıza uydurduk ve bizde ona iyi baktık. Şimdi doğduğum bu evde son gecem ve bu nasıl bir huzurdur bilmiyorum, sanırım bu huzuru çok arayacağım. 

Burada günlük yazmaya başladım ve bugün o günlükler elime geçti. Kolileri hazırlar iken geçmişde geçti elimden. Özlemler ve umutlar vardı ellerimde. Merak verdı o kutularda. Hem onları oluştururken, hemde şimdi onları açarken. O gazete geçti elime gene aynı dik dürüşla okudum o satırları. Bu sefer herşeyi daha iyi anlayarak okudum, o satırları. Eskiler çıktı ortaya anılar depreşti yerinde duramadı döküldü dillerden ve gözlerden, mutluyduk hepimiz iyiki sahiptik onlara ve birbirimize. Geçmiş ile yaşamak dedikleri şeyi çok iyi anlıyorum. Anılardı bizi biz yapan ve bu kıvama getiren. O biriktirilen anahtarlıklardı koleksiyonum olan ve o yılların eskitemediği basketbol tutkusunun göstergesiydi Fanatik Basket dergilerinin her sayısı. Sararmışlardı artık hala buram buram tutku kokuyorlardı. Yeni evde yerlerini buldular ve yıllarca o tutkuyu barındıracaklar bünyelerinde. Lisede çıkardığımız derginin ilk iki sayısı geçti elime, Çınar. Kendime ait koskoca bir sayfam vardı müzik üzerine yapılmış ve adının Kara Kutu olduğu. İçerisinde dönemin kuytu köşesinde kalmış daha tanınmamış grupların bilgilerinin yer aldığı bir kutuydu orası. İlk aldiğim albüm geldi aklıma Michael Jackson Dengerous 1991 yılı yayınladığı sanırım sekizinci albümü. 97 senesinde başlamıştı kasetlere olan tutkum, o zamanlarda atıldı o sekizyüz adet kasetin temeli. Müzik, hatta kendime yaptığım FM verici devreside o kutulardaydı. Yaklaşık 30 metre mesafeye yayın yapabilecek olan ufak bir devre. Akşamları okul sonrası oradan komşulara yayın yapardım. Kim dinliyor bilmiyordum ama 88.9 frekansında yayın yapan diğer radyonun frekansını bozduğumu biliyorumdum. O zamanlarda her kavanoza parmağını sokan ve hepsinden parmaklarına bulaşan balların tadına bakan bir yapım vardı. Hatta incik boncuk işine bile girmiştik yakın arkadaşımla. Bir koyup üç almıştık ve elde ettiğimiz kar ile dört günlük Seferihisar tatili yapmıştık. Kumsalda uyumuş, kumlu simit yemiş, gece yarısı denize girmiştik. Hayatın tadını çıkarıyorduk. Alın teri ile kazanılan paranın tadına varıyorduk. 

Şuan sorsalar "geçmişe dönmek ve o dönemlerde tekrardan yaşamak istermisin?" diye, hayır cevabını hiç tereddüt etmeden verirdim. Benim yaşadıklarımı ve yaşattıklarımın bir eşi bir benzeri yoktu. Onları kıymetli kılan bana ait olmasıydı. Beni şuan bu halime getirende onlardı, mekanlardı. Bu günlere ulaşa bilmek için o günleri ve anıları yaşadım, o acıları çektim. Şimdi sıra hayatın devamlılığını sağlamak ve tadını çıkarmakta. 

Anılarımız hayatımızın tadını vermekte bize. Acısı ve tatlısı olmadan tuzu biberi olmadan olur mu hiç, şimdi bunları yaşamakta sıra. Yeni bir süreç başlıyor artık ailemde, onların artık dünyada en kıymetli şeylere sahip olma zamanı geldi. Huzurun ve rahatlığın verdiği hazzı yaşamaları gerekli, bunu daim ettirmek ise benim ve benim gibilerin elinde. Biz istersek herseyi yaparız. 



Beni bugünlere getiren; evime, aileme ve sevdiklerime...