Salı, Aralık 13, 2011

Atlas


Atlas'ın dünyanın ucunda (batıda) yerle göğü ayıran sütunları tutuğu konusuna gelince, eski inançlardaki birçok mitolojilere göre, yaratılışta yer ve gök ayrılmıştı. Tufanda gök yere inmişti. Tevrat'ta bu konuda şöyle yazar, "Başlangıçta Allah gökleri ve yeri yarattı...Ve Allah dedi: Suların ortasında kubbe olsun, ve suları sulardan ayırsın. Ve Allah kubbeyi yaptı altında olan suları, kubbe üzerinde olan sularda ayırdı; ve böyle oldu. Ve Allah kubbeye Gök dedi" (31).

Atlas bir Titan'dı. Titanlar, Gök tanrısı Üranus ve toprak tanrıçası Gaia'nın birleşmesinden gelen yarı tanrı melez ve dev bir ırktı. Onlar merkezleri olan Othrys dağından Olympus dağındaki tanrılara karşı savaş açtılar ve yenildiler. Zeus onların her birine bir ceza vermişti. Titan Prometheus insanlara ateş yakmaya öğrettiği için (ışık getirdiği için), cezası Kafkas dağlarında ebediyen karaciğerinin kartallar tarafından parçalanıp yenilmesiydi. Diğer Titanlar yer altında Tartaros'e mahkum oldular. Atlas ise dünyayı sanıldığı gibi sırtında değil, göğü tutan sütunları taşımakla cezalandırılmıştı. Titanlar ve savaşları Platon'un kadim Atlantis Akdeniz savaşı ile benzer yanları vardır. Ayrıca ileride göreceğimiz gibi, Tevrat ve başka kutsal kitaplarda anlatılan tufan öncesi dünyaya benzer yanları da var.

Efsanelere göre Atlas Batıda Hesperides adalarında yaşamaktaydı. Bu adalar Hesperos gezegeni olan Venüs'ün batıda gün batımında gözüken yüzdür. Efsaneye göre, Atlas'ın oğlu Hesperos yıldızları astronom olan babası gibi gözlemek için Atlas dağına tırmanmış. Rüzgar onu alıp gök yüzüne götürmüş. Bu bakımdan Tevrat 'da Enok ve Kuran'da İdris'e benzer. Atlas'da üzüntüsünde Venüs gezegenine onun adını vermiş. Atlas'ın kızlar peri Hesperidler, Homeros'a göre batının en son durağında bu adalarda hüküm sürerler. Bu da, Atlantis'i anımsatır. Grek efsanelerinde Herakles'in dev yapısı, hayvan postaları, kullandığı kaba güç ve elinde taşıdığı sopa ile bir mağara adamına andırıyor. Aynı Sümer efsanelerde kral Gilgameş'in dostu Enkidu gibi. Mitolojide Herakles'e ceza olarak on iki görev verilmişti. Bu görevlerin çoğunda Herakles canavarlarla boğuşup, kaba güçle onları yeniyordu. Diodorus'a göre Herakles kadim bir çağda, Hindistan'ı vahşi ve saldırgan hayvanlardan temizlemişti. Herakles'in on birinci görevi Hesperides adalarında Ladon isminde bir yılanın koruduğu altın elmaları almaktı. Bu elmalar vaktiyle toprak tanrıçası Titaea tarafından Zeus'a hediye edilen bir ağaçta büyüyorlardı. Zeus bu ağacı Hesperides adasına koyarak Hesperidlerin (kızlarının) korumasına teslim etmiş. Ancak onların elmaları sürekli yemelerinden dolayı, yılanı ağacı korumaya görevlendirdi. Bu öyküdeki Adem ve Hava öyküsüne benzerlikleri ilginçtir. Herakles Hesperides adasına gittiği zaman Atlas ile karşılaşır. Atlas göğü yerden ayıran sütunları taşımaktadır ve Herakles altın elmaları sorduğunda Herakles'in bir süre sütunları tutmasını, o arada kendisinin de altın elmaları alıp ona teslim edeceğini söyler. Bunu Herakles kabul eder. Atlas da söz verdiği gibi altın elmaları getirir, ancak döndüğünde sütunları tekrar omuzlamaktan kaçınır. Herakles omzundaki kemeri düzeltmek bahanesi ile yükünü bir süre için Atlas'a devretmeye teklif eder. Bu basit hileye kanan Atlas sütunları tekrar yüklenir, ama Herakles yükü tekrar kabul etmeyip yoluna devam eder ve altın elmaları tanrıça Athena'ya adar.


Pazar, Aralık 11, 2011

where am I ?


sadece o bana nerede olduğumu söylüyor... hiç uzaklaştırıldığınızı hissettiniz mi? nerelere gönderildiğinizi! yada siz gitmişsinizdir, size nereden gittiğinizi hatırlatmamışlardır! evet her yerde olmak istersiniz, orada onun yanında, burada bunun yanında yada şurada şunun yanında... ne fark eder ki aslında siz hiçbir yerdesiniz... ne kadar çabalasanız da oyuna girmeye bir kere yedek kalmışsınızdır artık hiçbir şekilde asıl takıma eklenemezsiniz. ne kadar çalışırsanız çalışın, ne kadar uğraşırsanız uğraşın... sizden bir bok olmaz çünkü... kimsin ki sen! daha sen bile bilmiyorsun kendinin ne olduğunu, karşındakiler mi bilsin. bak karşındakiler kelimesi girdi işin içine... yani sen onlardan değilsin, karşı tarafta olansın... takımın parçası olmayansın... bir tek o bana nerede olduğumu söylüyor, bir tek o bana geçmişim, şu anım ve geleceğimi gösteriyo... ne kadar yol aldığımı ve ne kadar daha yolun sonuna kaldığını... evet bu kitap bittikten sonra nerede olacağım...

venedik





Suların arasında sokaklar, küçücük köprüler, daracık sokaklar, zamanına göre bence oldukça yüksek binalar, öyle ki dibine güneş gelmiyor...






Şehrin içinde kıvrılan, gondolların gezinti yaptığı kanalın derinliği 1.5 metre ancak, doğal olarak merak edilen şu: O kocaman binalar bu kadar suyun içinde nasıl dimdik yüzyıllara meydan okumuşlar? Tüm binaların altında özel bir ağaçtan yapılmış kazıklar varmış. Dibi çamur malum. Suyun rengide bir farklı... Yani evlerin temeli kazıklardan oluşuyor. Santa Maria Della Salute isimli beyaz bir inci gibi parlayan karşı adadaki kilisenin altında 1 milyon kazık varmış. UNESCO tarafından da korumaya alınmış. Bunca yüzyıl o kocaman binaların yüküne nasıl dayanmışlar hala hayret edilesi bir gerçek.





Yüzlerce parça adacıktan oluşan Venedik birbirine küçük köprüler ile kenetlenmiş. Şöyle kuşbakışı canlandırsanız gözünüzde, sanki birbirine bağlanmış yamalar gibi görünebilir aslında. Ulaşımı son gittiğimde yürüyerek yaptık San Marco meydanına kadar. bu sürede benim saydığım 86 adet köprüden ve 6 adet önemli meydandan geçtik.




Bunun dışında ulaşım için eskiden gondollar kullanılırmış. Gondollar standart taşımacılık aracıymış vaktiyle. Şimdi ise 20 dakikasına 100 € ödeyerek bir tur attığınız araç olmuş. Bu meslek babadan oğula geçermiş ve göründüğü kadar da kolay değilmiş. Bu arada ucuza gondol gezintisi yapmak istiyorsanz 6 kişi bir araya getirip kişibaşı fiyatını 15-20 €'ya düşürebilirsiniz. Buna alternatifiniz de Grande Canal (Büyük Kanal) üzerinde 82 numaralı vaporetto ile yaklaşık bir saat süren bir "grande "tur olabilir. Bu arada vaporettoya binecekseniz o sıcak havada açıkta oturmak serinletici etki yapabilir ama  bünyeniz biraz nazlı ise akşam ateşiniz çıkabilir. Denenmiştir, fena çarpıyor!



İtalya'da her şehrin bir bayrağı var. Venedik'in de kırmızı üzerine sarı işlemeli bir bayrak. Simgesi de azizleri San Marco'nun simgesi olan  kanatlı aslan. İtalya'da gezdiğimiz hemen her yerde, özellikle Venedik'teki tarihi mekanlarda San Marco aslanını görüyorsunuz.
















Venedik'te yemek ne çok özel ne de ucuz. Ana yemekler 7€'dan başlıyor. Pizza bir  kişi için biraz büyükçe gelebiliyor. Ama salata alacaksanız menüdeki ya da vitrindeki resimlere aldanmayın. 7,50 € ödeyeceğiniz marul, domates ve mozarella için gelen mamül 7 parça mozarella peyniri, 7-8 dilim domates ve 3 küçük marul yaprağı oluyor. O yüzden verdiğiniz siparişin ne büyüklükte geleceğini sormanızda fayda olabilir. Biz akşam yemeğinde iç taraflara doğru bir mekana girdik ama çok araştırdık ve sonunda bir yere girelim modunu seçtik... Deniz mahsulü spagetti şiddetle tavsiye edilir, en azından bildiğimiz ürünler var içerisinde. Ama şarapları pahalı biraz.









İşte bu yüzden şarabınızı San Marco meydanında 1,5€ ya plastik bardakta alabilir ve meydandaki hareketliliğe karşı yudumlaya bilirsiniz. En kötü şarabı bile şahane.






Venedik'te gezerken belki dikkatinizi çeker, Büyük Kanal 'da genelde karaya yakın yerlerde suyun üzerinden görünen kazıklar dikilidir. Bunlar, gemiler sığ yerlere/ karaya oturmasın  diye kılavuz olarak çakılmış direklermiş.



Venedik'in genel olarak tek dezavantajı halkından çok turist konaklatıyor olması ve turiste doygunluktan artık yüzlerine bile bakmıyor olmaları. Nitekim, turizm reklamı da yapmadıkları dikkatlerinizden kaçmamıştır.


  


Birde bu şehirde adım attığınız her yerde sanatın izlerini görüyorsunuz. kazıkların üzerine yapılmış bir çalışma beni kendisine hayran bırakmıştı mesela. Bir diğeri ise kulübenin bir tarafına turistlerin düşürdüğü ayakkabıları ve küçük kumaş parçalarını asarak yapılmış olan çalışma. Bunlara çalışma diyorum çünkü aklıma gelen tek kelime bu...  





Perşembe, Aralık 08, 2011

Ara Güler' demiş...



Ne zaman fotoğraf ile ilgili bir şeyler görsem önce Ara Güler'in adı gelir aklıma belkide son günlerde onun yazdığı öykü kitabını okuduğumdan ;) , ardından da O'nun ile ilgili bir olay gelir. Ki bunu da ÜLKÜ TAMER'in bir yazısında okumuştum... direk yazıyı paylaşıyorum sizinle...

1980'lerin başıydı. Yayınevi yöneticiliği yaptığım dönem... Günün birinde Ara heyecanla daldı odama.
"Ülkü," dedi, "bir kitap hazırladım. Fotoğraf albümü. Hemen bas. Bir milyon satacağız."
"Sen çıldırdın mı?" dedim. "Gazeteler bile bir milyon satmıyor."
Ara hemen yanıtı yapıştırdı:
"O zaman beş bin garanti."

***
Kitabı bin beş yüz bastık. Yayıncılık yıllarımda bana en büyük kıvanç veren kitaplardan biri oldu.
Bir gün yine heyecanla geldi. Bu kere burnundan soluyordu.
"Hayrola?" dedim.
"Ne adamlar var!.. Bana soruyorlar. 'Sen ne marka makineyle fotoğraf çekersin?' diye. Fotoğraf makineyle mi çekilir! Şimdi en iyi, en gelişmiş daktilo bende olsa en büyük yazar ben mi olurum! Roman daktiloyla mı yazılır!"
Bir an soluklandı.
Gözleriyle kalbini göstererek, "Arkadaş," dedi, "fotoğraf burayla, burayla çekilir. Ben Singer dikiş makinesiyle bile fotoğraf çekerim... Şunlara bak. Alıyorlar Leica'yı, Canon'u, Nikon'u ellerine, yola düşüyorlar. Bir köylü mü gördüler. Dur! İki şipşak, tamam... Koyun sürüsü mü gördüler. Dur! İki şipşak, tamam... Çadır mı gördüler. Dur! İki şipşak, tamam... Ben bir çobanın fotoğrafını çekeceksem, onunla oturmalıyım, birlikte yemek yemeliyim, gece çadırında kalmalıyım... Onu tanımalıyım. Fotoğrafını ancak ondan sonra çekebilirim."

Ara, durup dururken dünyanın en iyi fotoğrafçılarından biri olmamış...

İşte hayatım senin fotoğraflarını neden bu kadar çok seviyorum!
Diğer çalışmalarımdan neden çok farklı!

bu satırlar cevabı...